İnsan büyüdükçe kelimelerin ağırlığını değil, sessizliğin asaletini öğreniyormuş sevgili yansıma dostları.
Geçenlerde hayatımın en kırılgan, maddi ve manevi olarak en zorlayıcı anlarından birinde, tüm maskelerimi bir kenara bırakıp en yakınlarıma küçük bir cümle kurdum: "Zor bir süreçten geçiyorum, şu an hiçbir şeye yetecek gücüm yok." Bir insanın; her akşamını beraber geçirdiği, çocukluğunu, gençliğini, anılarını paylaştığı insanlara bunu itiraf etmesi ne kadar zordur, tahmin edersiniz. İçimden geçen, beklediğim tek şey büyük çözümler ya da mucizeler değildi elbet; sadece sığ bir şefkat, bir parça parmak ucu tesellisiydi. "Gezisi, planı batsın; sen iyi misin?" denmesiydi.
Fakat modern dünyanın o yapay "sadakat" ve "eğlence" putları, insani olan ne varsa ezip geçmeye o kadar hevesliymiş ki... Karşımda bir dostun, bir akrabanın sıcaklığını değil; önceden yapılmış planların bürokrasisini, trip cümlelerini ve nihayetinde buz gibi bir sessizliği buldum. Ben gelemedim diye planlar bozulmadı, o yollara düşüldü, masalar kuruldu, sabah kahvaltılarının "biz çok eğleniyoruz" kokan fotoğrafları çekilip uzağıma fırlatıldı. Tıpkı kısa süre önce hayatın içinde yapılan o küçük nispetler gibi, bu kez de sessizce eksilmem istendi o masadan. Eksildim.
Gariptir, içimden ne bir sitem etmek geliyor ne de bağırıp çağırmak. O 2011'deki fırtınalı, caps lock tuşuna basıp dünyaya öfke kusan genç kız çok geride kaldı. O gün güvendiğim dağlar üzerime yıkıldığında buraları bir pembe dizi setine çeviren o asi ruh, bugün yerini çok daha vakur bir kadına bıraktı.
Satırlarda biraz daha geriye gidiyorum... Bir okulun o çetin kış sabahlarında, elleri soğuktan morararak soba yakmaya çalışan, rüzgarda saksı devrildi diye sıra dayağından korkan o küçük, savunmasız kızı hatırlıyorum. O küçük kız büyüdü; koridorlardan geçti, kendi sınıflarında öğrencilerine şefkatle fısıldayan bir eğitimci oldu. O gün o sınıfta göremediği o özenli, merhametli eğitimi bugün kendi çocuklarına aşılayan bir kadın oldu.
Şimdi o morarmış elleriyle soba yakan küçük kıza ve bugün hayatın yükünü omuzlayan o gururlu kadına sıkıca sarılıyorum. Ve anlıyorum ki; insanı ayakta tutan şey, o şatafatlı masaların sahte kalabalığı değil, kendi iç sığınağının o asil ve mağrur yalnızlığıymış.
Bazen içimden dehşet verici bir gitme isteği yükseliyor. Çekirdek ailem dışındaki herkesten aniden uzaklaşmak, numaraları değiştirmek, bu şehri terk etmek ve öyle bir yok olmak ki... Arkamda bıraktığım o gürültülü insanların içlerine bir kurt gibi düşmek, kıymetimi ve yokluğumu en derinden hissettirmek istiyorum. Sosyal medyanın o onaylanma arzusu barındıran, sahte vitrinlerinden zaten yıllar önce çıktım; dijital minimalizmle zihnimi temizledim. Şimdi ise hayatımın etrafına o aşılmaz, buz gibi sınırları çekme vakti.
Varlıkta herkes yanınızdadır yansıma dostları; masalar kurulur, pastalar, börekler yapılır, kahveler içilir. Ama insanın kalitesini ve size olan sevgisini, sadece sizin yokluğunuzda ve en zor zamanınızda anlarsınız. Ben kendi payıma düşen dersi aldım. Onlar o gürültülü, sahte fotoğraflarında eğlenmeye devam edebilirler. Benim artık doyunca okuyacak kitaplarım, perde arkasında sesimi fısıldayacağım podcast'lerim, bana kalbi temiz gözlerle bakan öğrencilerim ve en önemlisi; yüzleşmekten korkmadığım pırıl pırıl bir geçmişim var.
Eski sandıkların tozunu üfledim, maskeleri indirdim. Şimdi kendi kalemimde, kendi yansımamla baş başayım.
Sahi, siz en son ne zaman zor gününüzde yanınızda kalanları sayıp parmaklarınızın boşa çıktığını fark ettiniz?
Sevgilerimle...
A.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder