Cumartesi, Ağustos 22, 2026

1 Aylık Suskunluğum

8/22/2026 0 Comments

 



   Sevgili yansıma dostları,

    

    Yine yeni yeniden merhabalar! Nasılsınız? Yaz tatiliniz nasıl geçiyor? Ben bir aydır suskun kaldım biliyorsunuz. Çünkü yaz döneminde gerçekten durağan ama kendi kendime yatırımlar yaptığım bir süreç oldu diyebilirim. Bir kere Gönül Dağı'nın eski sezonunu oturup bir çırpıda bitirdim. Şimdi de 7 Numara'yı izlemeye başladım. Yıllar önce izlemiştim özledim ve bir daha izleyeyim dedim. Bunun dışında zaman zaman One Tree Hill izlemeye de devam ediyorum. 


    Dizilerin yanında çok nadiren de olsa kitap okuyorum. Kendimle vakit geçirdiğim self dateler yapıyorum. Bazen arkadaşlarımla görüşüyorum. Uzakta olanlarla online olarak görüntülü görüşmeler yapıyoruz. Gerçekten dinlendiğim ve kendimi dinlediğim bir yaz dönemi oldu diyebilirim. Sıkıldığım anlar olmadı mı? Tabii ki oldu ama olsun. Bunun bile tadı başkaydı çünkü kış sezonunda sıkılmaya bile vakit  bulamadığım anlar oluyordu. :) Bazen bu da gerekli yani. 


    Tatil dersen bu yıl tatile gitmedim. Bilinçli bir tercihti açıkçası çünkü bazen tatil de yoruyor insanı. Yolculuk, yeni yerleri ha bire gezmek, tanımak. Tatilden çok bir göreve dönüşüyor sanki. Bir de sanırım -aramızda kalsın- yaş aldıkça da insan daha çok dinginlik ve sakinlik arıyor gibi. Sezon da başlamak üzere zaten ve yine bu dinginlik pek de olmayacak gibi.


    Siz nasılsınız dostlar, sizin tatiliniz nasıl geçiyor, neler yaptınız ve yapıyorsunuz? Yorumlarda buluşalım mı? :)


    Sevgiler...

    A. 

Pazar, Temmuz 05, 2026

'Gönül Dağı'nızdan Taşlar Düşmesin

7/05/2026 0 Comments




     Merhabalar sevgili yansıma dostları,


    Nasılsınız? Umarım hayatta her şey yolundadır. Bana soracak olursanız yaz tatilinin durgun zamanlarını geçiriyorum. Bir süredir evimde internet bağlantım yok. O nedenle buraya da uğrayamadım. Podcast yayınlarım ise beni bekliyor. :) Ama sorun yok... Bu sessizliği ve durgunluğu da bir şekilde yaşamaya ve tadını çıkarmaya çalışıyorum. 


    Neler yapıyorsun diye soracak olursanız. Zaman zaman kitap okumaya çalışıyorum. Ancak maalesef henüz kitap okuma moduna tam adapte olamadım. Sıkılıyorum ama okumaya elbette çalışıyorum. Bununla beraber her yaz yaptığım aktiviteyi yine yapıyorum. "Gönül Dağı" izliyorum. Son 3 yıldır sezon süresinde izleyemediğim için biriktirip tüm sezonu yaz tatilinde izliyorum. Şu an yine son sezonu izlemeye başladım ve 190. bölümdeyim. Gayet keyifle izlemeye devam ediyorum. Peki neden ben bu diziyi izliyorum?

    Gönül Dağı dizisi bana gerçekten uzun yıllardır özlediğimiz o mahalle kültürünü, dostluğu, dayanışmayı, aile olmayı, dost olmayı, iyi günde kötü günde her zaman yanında olmanın ne demek olduğunu hatırlatıyor (Kendi hayatımda son zamanlarda tamamen eksik olan duyguyu yani). Bayramların neşesini, ramazanın ruhunu, aşkı, sevgiyi, evliliğin ne demek olduğunu nasıl olması gerektiğini, sadakati, sevgiyi... Kısacası insana dair, doğruya ve güzele dair ne varsa bana öyle güzel hatırlatıp hissettiriyor ki...


    Zaman zaman gözyaşlarımı tutamadan izliyorum. Öyle sahneler oluyor ki gerçekten yüreğimi dağlıyor. Dizideki en favori çiftin kim diye sorarsan eğer Veysel ve Cemile derim. Onların aşkına, evliliğine ve birbirlerine olan bağlılığına o kadar hayranım ki. Gerçekten bazen Veysel gibi bir adam gerçekten de var mı diye sorgulamıyor değilim. :) 


    Her karakterin derinliğinin olması, her karakterin geçmişini aydınlatması, iyi olsun kötü olsun neden o hale geldiğini öyle güzel gösteriyorlar ki. Gerçekten iyilik de kötülük de insanlar için ve kimse doğuştan iyi ya da kötü olmuyor diye düşünüyorsun. O nedenle Gönül Dağı benim için yıllar geçse de efsaneler arasına gireceği aşikar. Sizler de hala bu diziye şans vermediyseniz ve benim gibi düşünüyor ve hissediyorsanız bir şans verin derim. 


    Tekrardan görüşmek dileğiyle, sevgiler. 

    A. 

Çarşamba, Haziran 24, 2026

Yaz Tatili Planları

6/24/2026 0 Comments

  



  

Canım yansıma dostları,


    Nasılsınız? Bunu gerçekten içten bir şekilde soruyorum öylesine bir soru değil bu. Beni artık tanıyorsunuz. Günlük hayatımızda sıradan bir şekilde kurduğumuz bu soru benim için sıradan değil gerçekten insanların birbirlerine sorması gereken bir soru. O yüzden nasılsınız?


    Beni soracaksanız eğer hamd olsun çok daha iyiyim. Geçtiğimiz haftalarda yaşadığım o melankolik, sıkıntılı süreci atlattım sayılır. Anlamak için "Eksilmek Üzerine" yazıma bakabilirsiniz. Hem Haziran'ın ortasını da geçtik artık. Yaz tatili geliyor, okullar kapanıyor. Bu yaz neler yapmayı düşünüyorsunuz? Bu sorum illa tatil beldelerine gitmek ya da sahil kenarında güneşlenmekten öte bir soru canlar. Gerçekten kendiniz için, kendinizi geliştirmek için ya da kafa dağıtmak için neler yapacaksınız?


    Ben açıkçası bu yaz daha fazla "yalnız" kalacağım için yani kendimle daha fazla vakit geçirebileceğimi düşündüğüm için bol bol dizi izlemek istiyorum. Mesela yıllar önce izlemeye başlayıp ama bir türlü devam ettiremediğim "One Tree Hill" dizisini izlemeyi düşünüyorum. Şu an 3. sezonun yarısındayım zaten. Zaman zaman boş vakit buldukça izlemeye başlamıştım ama bu yaz bitirmeyi düşünüyorum. Bununla birlikte The OC dizisine de başlamak ve bitirmek istiyorum. Eğer hepsini bitirecek vaktim olursa geçen sezondan beri izlemediğim "Gönül Dağı" dizisinin de kalan bölümlerini izlemeyi ve bitirmeyi düşünüyorum açıkçası. 


    Dizi izlemenin yanında alıp da okuyamadığım bir sürü kitap var ve en azından 5-6 kitap bitirmeyi de düşünüyorum. Hem fiziksel kitaplarım var hem de Kindle'da okurum diye tuttuğum kitaplar var. Onlar da bitecekler inşallah. Dizi, kitap derken tabii ki podcast devam edecek. Sezon finaline girmiyoruz. Ona da devam etmek istiyorum. Bir yerlerde azıcık da olsa dinleniyor biliyorum. Ki zaten çok dinlemek gibi bir derdim yok. Blog gibi düşünün. İçimden geçenleri anlatıyorum ve bitiyor. Sadece blogun podcast versiyonu gibi düşünebiliriz. Çok profesyonel bir şey hayal etmeyin. :)


    Sanırım bu kadar şey bile yaz tatilimi bitirmek için fazlasıyla yeterli olacaktır. Bir yerlere gider miyim? Bilmiyorum. Henüz böyle bir planım yok. İsteğim de yok açıkçası...


    Herkese iyi tatiller.

    A.

Pazar, Haziran 21, 2026

Yağmurlu bir akşam ve cam kenarında bir ben

6/21/2026 0 Comments

 

    Selamlar sevgili yansıma dostları,


    Nasılsınız? Bu soruyu gerçekten içten bir duygu ile soruyorum sizlere. Öylesine bir soru olarak sormuyorum. Bazen sadece lafta kalan küçük bir "nasılsın?" sorusunun gerçekten de sorulmasını bekleriz. O soru bazen hiç gelmez. Biz haykırmak isteriz, sesimizi duyurmak isteriz insanlara. "İyi değilim!" demek isteri ya da "Çok mutluyum!" ancak bu duygularımızı bile paylaşabilecek gerçekten 'içten' bir insan bulamayız.


    Şu an bu yazımı yağmurlu bir akşam üzeri, bir cafenin cam kenarında, yağmurun sesini duyarak; görüntüsünü ve koyu bulutları görerek yazıyorum sizlere. Melankolik bir havada, arka fonda "to know" şarkısı eşliğinde yazıyorum. Son zamanlarda çoğalmak yerine azalmaya çalıştığımı biliyorsunuz o nedenle de çoğu boş bulduğum zamanı kendi kendime geçirmeye başladım ve gerçekten itiraf etmeliyim ki bundan oldukça keyif almaya başladım. 


    Elbette dostlarım, arkadaşlarım, sevdiğim insanlar var. Onlarla da çok fazla zaman geçiriyorum tabii işten güçten vakit bulduğum kadarıyla. Fakat kendi kendime yaptığım vakit geçirmeleri yani yeni dönem terimiyle "self date" bana oldukça iyi geliyor ve beni gerçekten iyileştiriyor. Yazılarımı yazıyorum, podcast için çalışmalarımı yapıyorum, yazacak ya da konuşacak yeni şeyler düşünüyorum mesela. Fikirler üretiyorum. Vakit buldukça kahvemi alıyorum ve dizi ya da film izliyorum ve hatta kitap okuyorum. Eğer bunu gerçekleştirmeyen varsa çok şiddetle öneriyorum. 

    

    Bu durum benim keşfettiğim bir şey değil elbette. Psikolog bir arkadaşımın da şiddetle önerdiği bir şey. Hatta mümkünse bu süreçte yazılar yazın, duygularınızı bir kağıda yazın sonra yırtıp atın ya da etrafı yakmayacaksanız bir kibrit çakın ve bırakın yansın. :) O ateşle birlikte bütün duygularınızdan arındığınızı düşünün. Ya da benim gibi kendinize bir blog açın ve oraya yazın dostlar ancak amacınız okunmak değil yazmak olsun. Bırakın okumak isteyen okur zaten. Kime okumasa bile yıllar sonra siz açar okursunuz ben neler yaşamışım, ben nelerden geçmişim diye. Adeta bir dijital günlük gibi. 


    Biliyorum son zamanlarda oldukça melankolik ve ciddi yazılar yazdığımı ben de fark ettim. Belki de o eski, filtresiz ve komik kızı arıyor gözleriniz ama emin olun hâlâ aynı kişiyim ancak son zamanlarda belki de ben de melankolik anlar yaşıyorum o nedenle o mizahı henüz yakalayamadık ama emin olun biraz daha mizah yoğunluğumun yüksek olduğu zamanda istediğiniz ruhu bulabileceğinizi düşünüyorum. 


    Haydi bakalım siz de yazmaya başlayın. Belki de blog açarsanız bana yorumda linkini bırakırsınız ben de sizlerin bloglarına bakabilirim böylece. :) 


    Sevgiler,

    A.

Çarşamba, Haziran 17, 2026

Sevgili Günlük Kültürünün Ölümü ve Yazmanın İyileştirici Gücü

6/17/2026 0 Comments

 


Sevgili yansıma dostları, 

Yeniden yeni yazımla sizlerle beraberim. Bakın ben "sevgili yansıma dostları," olarak başlıyorum sözüme. Eskiden, çok eskiden 90'lar nesli "Sevgili günlük" diye başlardı sözlerine. Hatırlayanlar, bilenler ya da zamanında günlükler yazmış insanlar bilir bunun ne olduğunu bunun tadını. Hani o çok basit bir kilit sistemi ile kilitlediğimiz ve güvende tuttuğumuza sonsuz emin olduğumuz ama yastığımızın, yatağımızın altına sakladığımız ya da belki çekmecemize kilitlediğimiz o herkesten gizli tuttuğumuz defteri.

Kimse okusun istemezdik mesela. Çünkü o bizim mahremimizdi. Defterin içerisinde de çok basit, çok çocukça ve hatta çok ergence şeyler yazardık belki de. İlk aşkımızı, platonik olarak uzaktan uzaktan sevdiğimiz çocuğu yazardık. Bize olan en ufak davranışının bizi havalara uçurduğu, bütün günümüzü güzelleştirdiği o anıları. Ya da sınıftan ya da başka sınıftan bir kızla konuştuğunda bile yaşadığımız o derin aşk acılarını :). 

Hatırlıyorum mesela lise 1 de yazdığım günlüğümü ki hâlâ saklı durur. Lise 1 de aşık olduğum çocuğu yazmıştım sayfa sayfa. Şimdi okurken gülüyorum, kendime sevgiler sunuyorum bu kadar güzel sevdiğim için ama sadece ben okuyorum. 

Peki ya şimdi? Artık nerede kaldı o günlükler, kendimize özel tuttuğumuz duygularımız, yaşantılarımız nerede? Kimse görmesin diye sakladığımız bütün duyguları sosyal medyadan bütün dünyaya duyurmaya başladık. Arkadaşlığımız bitince takipten çık, WhatsApp'ten engelle, story olarak bir laf sok mesela. Birini seviyorsan hemen fotoğraf paylaş, arkadaşlarınla profilini incele yorumlar yap. Ee nerede kaldı o mahremiyetler. Eskiden annemiz babamız duymasın, ablamız okumasın, kardeşimiz ispiyonlamasın, ailemiz üzülmesin diye sakladığımız her şeyi neden paylaşıyoruz herkesle. Artık başkalarının duygu ve düşüncelerini mi önemsemiyoruz yoksa? 

İşte bu yüzden yeniden yazmaya başladım ben. Evet belki diyeceksiniz ki sen de blogta yazıp tüm dünyaya açık ediyorsun ama beni kimse görmüyor, kimse tanımıyor ve tabii ki sosyal medya gibi o kadar kişi de okumuyor. Burası benim dijital günlüğüm gibi ama yine de her mahremiyetimi anlatmadığım bir noktası var. 

Mahremiyet önemlidir, herkesin her şeyi bilmesi bir zehirdir. Bugün dostunuza verdiğiniz bir sır, yarın düşman olduğunuzda size silah olarak dönebilir. 

Kendi iyiliğiniz için, sınırlarınızı korumakta dikkatli olun.

Sevgiler,
A.

Salı, Haziran 09, 2026

Sessizce Eksilmek Üzerine

6/09/2026 0 Comments

 



İnsan büyüdükçe kelimelerin ağırlığını değil, sessizliğin asaletini öğreniyormuş sevgili yansıma dostları.

Geçenlerde hayatımın en kırılgan, maddi ve manevi olarak en zorlayıcı anlarından birinde, tüm maskelerimi bir kenara bırakıp en yakınlarıma küçük bir cümle kurdum: "Zor bir süreçten geçiyorum, şu an hiçbir şeye yetecek gücüm yok." Bir insanın; her akşamını beraber geçirdiği, çocukluğunu, gençliğini, anılarını paylaştığı insanlara bunu itiraf etmesi ne kadar zordur, tahmin edersiniz. İçimden geçen, beklediğim tek şey büyük çözümler ya da mucizeler değildi elbet; sadece sığ bir şefkat, bir parça parmak ucu tesellisiydi. "Gezisi, planı batsın; sen iyi misin?" denmesiydi.

Fakat modern dünyanın o yapay "sadakat" ve "eğlence" putları, insani olan ne varsa ezip geçmeye o kadar hevesliymiş ki... Karşımda bir dostun, bir akrabanın sıcaklığını değil; önceden yapılmış planların bürokrasisini, trip cümlelerini ve nihayetinde buz gibi bir sessizliği buldum. Ben gelemedim diye planlar bozulmadı, o yollara düşüldü, masalar kuruldu, sabah kahvaltılarının "biz çok eğleniyoruz" kokan fotoğrafları çekilip uzağıma fırlatıldı. Tıpkı kısa süre önce hayatın içinde yapılan o küçük nispetler gibi, bu kez de sessizce eksilmem istendi o masadan. Eksildim.

Gariptir, içimden ne bir sitem etmek geliyor ne de bağırıp çağırmak. O 2011'deki fırtınalı, caps lock tuşuna basıp dünyaya öfke kusan genç kız çok geride kaldı. O gün güvendiğim dağlar üzerime yıkıldığında buraları bir pembe dizi setine çeviren o asi ruh, bugün yerini çok daha vakur bir kadına bıraktı.

Satırlarda biraz daha geriye gidiyorum... Bir okulun o çetin kış sabahlarında, elleri soğuktan morararak soba yakmaya çalışan, rüzgarda saksı devrildi diye sıra dayağından korkan o küçük, savunmasız kızı hatırlıyorum. O küçük kız büyüdü; koridorlardan geçti, kendi sınıflarında öğrencilerine şefkatle fısıldayan bir eğitimci oldu. O gün o sınıfta göremediği o özenli, merhametli eğitimi bugün kendi çocuklarına aşılayan bir kadın oldu.

Şimdi o morarmış elleriyle soba yakan küçük kıza ve bugün hayatın yükünü omuzlayan o gururlu kadına sıkıca sarılıyorum. Ve anlıyorum ki; insanı ayakta tutan şey, o şatafatlı masaların sahte kalabalığı değil, kendi iç sığınağının o asil ve mağrur yalnızlığıymış.

Bazen içimden dehşet verici bir gitme isteği yükseliyor. Çekirdek ailem dışındaki herkesten aniden uzaklaşmak, numaraları değiştirmek, bu şehri terk etmek ve öyle bir yok olmak ki... Arkamda bıraktığım o gürültülü insanların içlerine bir kurt gibi düşmek, kıymetimi ve yokluğumu en derinden hissettirmek istiyorum. Sosyal medyanın o onaylanma arzusu barındıran, sahte vitrinlerinden zaten yıllar önce çıktım; dijital minimalizmle zihnimi temizledim. Şimdi ise hayatımın etrafına o aşılmaz, buz gibi sınırları çekme vakti.

Varlıkta herkes yanınızdadır yansıma dostları; masalar kurulur, pastalar, börekler yapılır, kahveler içilir. Ama insanın kalitesini ve size olan sevgisini, sadece sizin yokluğunuzda ve en zor zamanınızda anlarsınız. Ben kendi payıma düşen dersi aldım. Onlar o gürültülü, sahte fotoğraflarında eğlenmeye devam edebilirler. Benim artık doyunca okuyacak kitaplarım, perde arkasında sesimi fısıldayacağım podcast'lerim, bana kalbi temiz gözlerle bakan öğrencilerim ve en önemlisi; yüzleşmekten korkmadığım pırıl pırıl bir geçmişim var.

Eski sandıkların tozunu üfledim, maskeleri indirdim. Şimdi kendi kalemimde, kendi yansımamla baş başayım.

Sahi, siz en son ne zaman zor gününüzde yanınızda kalanları sayıp parmaklarınızın boşa çıktığını fark ettiniz?

Sevgilerimle...

A.

Pazar, Haziran 07, 2026

Dijital Dünyanın Gürültüsünde Sessizliği Seçmek: Ben Nasıl Kurtuldum?

6/07/2026 0 Comments

 





Yıllar önce Msn ya da Mynet gibi sitelerin chat odalarıyla başladı internet yolculuğum. 

Muhtemelen bahsettiğim dönemleri asla bilmeyen yeni kuşak neyden bahsettiğimi bile anlamamış olabilir. Açıkçası bence internetin en keyifli olduğu dönemdi. Microsoft, Skype a yatırım yapacağına MSN messanger'ı odak noktası alsaydı ve WhatsApp gibi hızlıca android ve ios  dünyasına entegre edebilseydi belki de şu an o mavi-yeşil logolu programı telefonlarımızda WhatsApp yerine kullanmaya devam edecektik.

Neyse ki zamanla Facebook, Twitter (X), Instagram, Tiktok derken bütün dünyamızı kapsayan kocaman bir sosyal medya furyası ve dünyası oluşmaya başladı. İyi yanları vardır elbette. Bu iyi yanlarını saymaya kalkacak değilim çünkü ben zaten hali hazırda sosyal medya kullanmayı son birkaç yıldır bırakmış birisi olarak karşınızdayım. Bazılarını çok daha erken bıraktım -Facebok gibi- bazılarını ise çok daha yakın dönemde kullanmayı bıraktım. Peki ama neden? 



Bir kaç yıl önce tanıştım Cal Newport ile. Aslında sosyal medyanın ne kadar çok hayatımı kapsadığının, ekran süremin ne kadar devasa boyutlara ulaştığının oldukça farkındaydım. Hatta ve hatta bütün günümü diyebilirim. Dizi izlemez, kitap okumaz olmuştum açıkçası. Çünkü sürekli ekran kaydırıyordum. Tiktok'ta video izliyor ardından sıkılınca Instagram'da story'lere bakıyordum. Sonra tam da bu sosyal medyadan uzaklaşma fikri aklıma düştüğünde bu yazarla ve kitabı ile tanıştım. Türkçeye de çevrilmiş olan bu kitabı okudukça gerçekten bir çok şeyin farkındalığına ulaştım. Kendime, hayatıma ciddi anlamda yazık ettiğimi fark ettim. Zaten sayılı olan ömrümün belki de toplasan günlerini, aylarını sosyal medyada geçirmiş biri oluyordum. İyi de çok daha anlamlı ve faydalı şeylere zaman yaratmak iyi olmaz mıydı? 

Kitabı okudukça neler yapabileceğimi anladım ve adım adım uygulamaya başladım. Bu kitapla beraber bana başka bir farkındalık katan bir belgesel de ekstra yardımıma yetişti: The Social Dilemma (Toplumsal İkilem). 




Bu belgeselle de aslında bu sosyal medya yaratıcılarının algoritma ile nasıl da bizi kendilerine bağladıklarını ve nasıl da o küçücük ekrana bağımlı hale getirdiklerini yani sosyal medyanın hiç de umulduğu gibi masum olmadığını açık seçik bir şekilde dile getiriyordu. 

"Okey okey yani benim açımdan bütün parçalar yerine oturdu . Sizler devam edebilirsiniz." Böylece artık kafamda her şeyi oturmuştum. Sabahları uyanır uyanmaz telefon bildirimlerini kontrol etmek, Instagram'daki tüm story ve postları kontrol etmek, paylaştığımız bir gönderiyi insanların ne kadar "like"ladıklarına bakmak, kimlerin beğenmeden geçtiğini görmek, kimin bizi takipten çıktığını, kimlerin eklediğini, DM'den kimlerin yazdığını incelemek... Anlatınca bile gerçek anlamda yoruldum. Bu kitabı okudukça adım adım hesaplarımı sildim, uygulamaları sildim ve gerçekten kullanmam gereken şeyleri kullanmaya karar verdim. 

Peki bu kadarcık mı, böyle kolay oldu mu her şey? Hayır tabii ki. Bağımlılıktan söz ediyoruz. O kadar kolay olur mu hiç yansıma dostları. Elbette sancılı bir süreç. Bir kere dondurduğum hesapları belki 2-3 defa yeniden açtım. 1 hafta kullandım ve yine faydasız fikrine dönüp yeniden dondurdum. Gündemi takip ediyorum yalanı ile X'i kullanmaya epey devam ettim ama aslında orada da gündemden çok her şeyi okuduğumu fark ettim ve onu da sildim. 

Haber takip edeceksem, gündeme bakacaksam o halde haber uygulaması yeterli gelecektir. Zaten bildirimlerle anlık olarak neler olup bittiğini öğreniyorsun. Instagram desen, kimin nerede olduğu, şu an ne yaptığı, kimlerle olduğu, ne yediği, ne içtiği, ne giydiği benim zerre kadar umurumda olmadığı gibi benim hayatım da onları ilgilendirmiyordu. Mahremiyet duygusu tamamen ortadan kalkmış. Normalde eskiden olsa böyle bir şey çok ürkütücü olurdu ama herkes bunu normalleştirmeye başladı. Benim gündelik hayatımda nerede olduğum ne yaptığım niye insanları bu kadar ilgilendiriyor ki? Neden paylaşma isteği duyuyorum peki? Bu bir "onaylanma" isteği mi? İnsanların onayına, beğenisine neden ihtiyaç duyalım ki yansıma dostları Allah aşkına?

 'An' ı yaşamıyoruz artık farkında mısınız? 

Konsere gidiyoruz herkesin elinde telefon ve konseri kaydediyor, bir düğüne gidiyoruz yine aynısı. İyi de sahne önünde, şarkıcı canlı canlı karşında neden onu elindeki telefonun ekranından izliyorsun ki hâlâ? O zaman neden konserdesin? Konsere gitmek senin için bir statü göstergesi mi? Bunu paylaşarak kendini "çok eğleniyorum, çok elit takılıyorum." düşüncesine mi sevk ediyorsun? Instagram hesabındaki yüzlerce takipçin gerçekten bu kadar önemli mi? Onların kaçı senin zor zamanında yanında oldu? Kaçı sen ağlarken gözyaşlarını sildi ya da kaçı senin en mutlu anına şahitlik etti ve gerçekten mutlu oldu bunları bir düşünsene... 

Bütün bu sahtelikler içerisinde kalmak hiç de bana göre bir şey değildi. Bu kitap ve belgeselin de eşliğinde ben o dijital çöplükten kurtuldum ve oldukça da mutluyum. Gündemi kaçırdığım olmuyor mu derseniz elbette ki oluyor. Mesela bazı ünlülerin/influencerların tutukluluğunu çooook sonra tesadüfen duydum. Eee? Bilmeyerek ne kaybetmiştim? Hiçbir şey. Zaten ülkedeki en önemli olayları Bundle gibi uygulamalarla ediniyorum. WhatsApp ile sevdiğim kişilerle ya da iş hayatımdaki insanlarla iletişimde kalabiliyorum. Ancak bunlar günün sadece kısacık bir zamanını kapsıyor ve ben artık kendime oldukça vakit ayırabiliyorum. Keşke diyorum keşke tuşlu telefonlarla devam ediyor olabilseydik. O zamanlar çok daha fazla şey yapabiliyorduk. Zaman bana yetmiyor, 24 saat az geliyor diye düşünüyorsan dön bir hayatına bak derim. O 24 saatin kaç saatini anlamsız ve boş geçiriyorsun. Ondan sonra tekrar karar ver. 

Artık doyunca kitap okuyorum, bakın mesela yıllar sonra blog yazmaya geri döndüm, podcast yayınları yapıyorum, eskiden izlemek istediğim ama izleyemediğim dizileri izlemeye başladım. Haftalık olarak takip ettiğim diziler var. Arkadaşlarımla, dostlarımla yan yana geldiğimde biraz da benim zorlamalarımla telefonlarımızı bir kenara bırakıp gerçekten gözlerimizin içine bakarak sohbetler edebiliyoruz.

Eğer aklından böyle bir düşünce geçiyorsa bu kitabı al oku, belgeseli izle ve biraz da Reddit'de r/digitalminimalism subredditinde dolaş derim. 

Sevgilerimle...
A.